Gölbaşı :
z     z
23 Şubat 2012, 23:47
pPaylaş : Google PlusGoogle Plus    FacebookFaceBook    TwitterTwitter  
  s   Misafir Yazar

Türkiye, Bu Eğitim Sistemiyle Kimliğini Kazanacaktı...

Türkiye,   Bu Eğitim Sistemiyle  Kimliğini Kazanacaktı...

Ölümünün 51. yılında

HASAN ALİ YÜCEL’İN MİRASI

Zeki Sarıhan

20. Yüzyıl Türkiyesinin en ünlü ve önemli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel’in çağdaş eğitim tarihinde bıraktığı mirasın ne kadar büyük ve derin olduğunu yalnız onun heryıl ölüm yıldönümlerinde düzenlenen etkinliklerden değil, onun en önemli eseri olan Köy Enstitülerinin eğitim ve kültür tarihimizdeki yerinden de anlayabiliriz.

1938 yılı sonlarından 1946’ye kadar 7 yıl 7 ay işbaşında kalan Yücel, çok yönlü bir kişidir. Eğitimve kültür hayatımıza katkıları enstitülerle sınırlı değildir. Zaten Köy Enstitülerini kuran ve kollayan bir anlayışın eğitim, kültür ve basınalanlarında başka bir tutum alması beklenemezdi. Ancak bu yazıda Yücel’i anlamaya dönemin siyasi koşulları ve Köy Enstitüleri üzerinden çalışacağız.

Türkiye aydınlarıTanzimat’tan beri Avrupa demokratik devrimlerinin çekim alanına girmişti.  Bu devrim, 1908 İkinci Meşrutiyet, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimiyle Türkiye’de ete kemiğe büründü ve Türk devrimihaline dönüştü. Yücel, bu devrimin eğitim alanındaki en başarılı temsilcisi oldu. Başarılarının altında yatan olguların nedenlerinden biri onun da, Enstitülerinin pedagojik babası Tonguç’un da öğretmen olmalarıdır veTürkiye’nin eğitimde neye ihtiyacı olduğunu bilmeleridir.

Yücel’in bakanlığı boyunca Türkiye;  muhalefetin, basın özgürlüğünün bulunmadığı, hatta ülkenin tek partisinin bile parti kimliğitaşımadığı bir siyasi rejimin altındaydı. Sonradan çok yadırganan Milli Şef döneminde ülkede halk kitleleri yoksulluktan, aydınlar ise özgürlük yokluğundanpatlama noktasına gelmişti. Sınıfların varlığını kabul etmeyen bir siyasiirade, sınıf mücadelesini de şiddetle yasaklamıştı. Ancak ne var ki Köy Enstitüleri tam da bir sınıf mücadelesinin eseri olarak kapatılmışlardır.

Bu gerçekleri kabul edenlerin şimdi yanıtlarını merak ettikleri soru şu olmalıdır: Böyle birsiyasi atmosfer içinde nasıl olmuştur da hemen bütün özgürlükçü, halkçı insanların anısını saygıyla andıkları bir Hasan Ali Yücel çıkabilmiş, Köy Enstitüleri nasıl kurulabilmiş ve bu enstitülerde nasıl olmuştur da derin bir halkçılık düşüncesi filizlenebilmiştir?

Sanırım bunun nedeni daha İkinci Meşrutiyet döneminde uç veren ve Kurtuluş Savaşı yıllarındadoruğuna çıkan halkçılık düşüncesinin, 1930’lu yıllarda devlet kadrolarından tamamıyla silinememiş olmasıdır.

Yücel,arkasında İnönü’nün ve devletin siyasi iradesi olmadan, o güzel işleri elbet de yapamazdı. Fakat Köy Enstitüleri bağlamında ele alırsak ona verilen yetki ve desteğin ne için olduğuna bakmak gerekir.

Cumhuriyet idaresinin ilk 15 yıl içinde köye uzanamadığı açıktır. Nüfusun yüzde 80’ini oluşturan bu kitle siyasi olarak pasifleştirilmiştir. Tam da bu nedenden ötürü milli gelirden payına düşeni alamamaktadır. Ulusal servetin artması ve bunun nispeten de olsa adil olarak paylaşılabilmesi için ekonomik hayatın canlanması,üretimin gelişmesi ve mülkiyet ilişkilerinin değişmesi (öncelikle toprak reformunun yapılması) gerekiyordu. Bu yapılamadığı, köylüler hemen hemen Osmanlı devletinin son zamanlarındaki iktisadi ve sosyal şartlar içindeyaşadıkları, toprak ağaları, eşrafı ve mütegallibenin emri altında bulundukları için kent merkezlerinde yerleşmeye başlayan yeni kültür, yeni insan ilişkileri köylerden uzaktı. Köy Enstitüsü mezunlarının yapıtlarında geldikleri köylerin  durumunu anlatan bölümler bu acı tabloyu bütün açıklığı ile göstermektedir.

Köyü değiştirmek, köy nüfusunu nüfusu rejimin değerleriyle bütünleştirebilmek yapmak acil bir gereklilik haline gelmişti. Kendini ne kadar güçlü hissederse hissetsinhiçbir rejim geleceği düşünmeden edemez.

Bu ülkü,Cumhuriyet kadrolarının baştan beri düşünmedikleri bir şey değildi. Fakat bunun yol ve yöntemleri bulunamamıştı. Cumhuriyet, köyü kazanamazsa kaybetmeye mahkûmdu. İsmail Hakkı Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürü olan Yücel'in de çalışma arkadaşı sayılması gereken Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü adlı kitabındaköy eğitiminde geç kalındığını anlatır.

Köy Enstitüleri, İsmail Hakkı Tonguç’un Canlandırılacak Köy adlı kitabına da ad olacağı gibi köyü canlandırmak zorundaydı. Köy Enstitüleri bunun için kuruldu. Gerçi bu projenin temelleri, 1936’da Eğitmen kursları ve 1937’de iki Köy Öğretmen Okulu’yla atılmıştı ama bu denemeleri Köy Enstitüleri uygulamasıyla temellendirmek,genişletmek ve yerleştirmek Yücel’in bakanlığı dönemine rastladı.

Kafasında müspet bilim olduğu kadar, elinden de iş gelen, köye her bakımdan önderlik yapabilecek, şehir öğretmen okullarından yetişenler gibi zor koşullarda köylerden kaçmayan öğretmen yetiştirmek isteyen Köy Enstitüleri Kanunu, Meclis’te oy birliği ile kabul edildi. O tarihlerde Meclis’te herhangi bir kanun tasarısına muhalefet etmek, hükümeti bu konularda sıkıştırmak adetten değildi. 17 Nisan 1940’ta enstitüler yasası görüşülürken Meclis GenelKurulu’ndan Yücel’e pek az soru sorulmuştur. Kanunun bir maddesinden kuşkuya kapılan Kâzım Karabekir, enstitülere yalnız köy çocuklarının alınmasını, buçocukların kentlerle temas ettirilmeden gene köylerine öğretmen olarak gönderilmesinin onlarda bir “zümre şuuru” doğurmasından kaygıya kapılmıştır.  Eskişehir mebusu ve toprak ağası Emin Sazakise şehirlerde yetişmiş öğretmenlerin görev yaptıkları köylerde halkın ahlakını bozduğunu söyleyerek kanunun o maddesine sahip çıkmıştır.

Yücel, Karabekir’in kaygılarını partinin sınıf kavramını kabul etmediği, köy enstitülerinde verecek eğitimin kentlerde verilecek eğitimden ideolojik olarakfarklı olmadığını söyleyerek yatıştırmışsa da Köy Enstitülerinin başına gelen olay ticaret burjuvazinin çıkarlarını tam olarak temsil eden Kâzım Karabekir’i haklı çıkardı. Çünkü Köy Enstitüleri tam da onun derin bir sınıf sezgisiyle önceden gördüğü gibi solcu yetiştirdiği gerekçesiyle budandılar ve kapatıldılar.Hasan Ali Yücel’e yöneltilen suçlama da solcu yetiştiren bu kurumları ve onların yöneticilerini koruduğudur.

Köy Enstitüleri solcu öğrenci mi yetiştirmiştir? Buna hiç şüphe yoktur. Böyle birşeyi suç veya kabahat sayıp yalanlamak yerine kabullenmek ve bununla övünmek gerekir.

O dönemde resmi görüşün savunduğu ve yürürlükteki anlamı bağımsızlık ve laiklik olan fakat halk kitleleri için özgürlük ve refah anlamına gelmeyen Kemalizm’den başka aydınlar arasında Türkçülük ve sosyalizm akımları da alttan alta dolaşımdaydı. Enstitülü öğrencilerin tümü, köylüyü aydınlatma, kalkındırma ülküleriyle yetiştirilmekte olmalarına rağmen okumaya yazmaya meraklı bazı enstitü öğrencileri Türkiye’de sınıfların olduğunu ve kendi geldikleri köylü nüfusun ezilen bir sınıf olduğunu fark ettiler. Hiç kuşkusuz Yücel ve Tonguç’un tercihleriyle Hasanoğlan’a ders vermeye giden bazı solcu hocalarından da ilham aldılar. Çıkardıkları Köy Enstitüleri dergisinde, başka bazı yerlere gönderdikleri yazılarında budüşüncelerini ifade etmeye başladılar. Enstitülerin yetiştirdiği yazarları temsil eden Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mahmut Makal, Mehmet Başaran gibi köylü ve köycü yazarların gerek o dönemde, gerekse mezun olduktan sonra yazdıkları bunun en parlak kanıtlarıdır.

Yücel’in bakanlık yaptığı 1939-1946 yıllarını ölçü alırsak, o dönemde köylülerin en çok karşılaştıkları devlet görevlilerinin jandarma ve tahsildar olduğu bilinir.Köylülerin bu görevlileri sevmediği açıktır. Şimdi projede yeni bir devlet görevlisi vardır: Köyden yetişmiş, boz urbaları içinde, çalışkan, özverili,bilgili Enstitülü öğretmen.

Enstitülü öğretmenlerin köylü gözünde nasıl bir izlenim bıraktığını çeşitli anekdotlardan izleyebiliyoruz. Bunlar kuşkusuz tahsildar ve jandarmadan faklıydılar. Köyde bazı geri düşüncelerle mücadele etmelerine ve belki bundan ötürü çevreleriyle bazı çatışmalar yaşadılarsa da köylülerden çok köy ağalarıyla, hatta kaymakam vali gibi görevlilerle karşı karşıya geldiler. Bu öğretmen Cumhuriyet’ine ğittiği yeni bir insan tipini temsil ediyordu.

Nasıl olmuşturda aynı yönetim altında böyle farklı tipler ortaya çıkabilmiştir. Devletin ideolojisi ve eğitimdeki hedefleri tek değil midir? 

Bunu, tekparti döneminin yapısına bakarak yanıtlayabiliriz. Bu dönemde bakanlıklarla ilgili kararların çoğu bakanlar kurulunda tartışılarak alınmıyordu. Bir bakanlık projesinin hükümet kararı haline gelebilmesi için diğer bakanlar tarafından imzalanıyor olsa da bunların yürürlüğe girebilmesi için Şef’in, maliişlerde de Maliye Bakanı’nın onayını almak yetiyordu. O dönemde bakanlıklar yapmışolan Hilmi Uran’ın Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım adlı kitabındaanlattıkları, bu yargıyı doğruluyor. Yani Hasan Âli Yücel, nasıl diğer bakanlıkların işleri hakkında bir yönlendirmede bulunamazsa Milli Eğitim Bakanlığı’nın işleri hakkında da söz sahibi bakanın kendisidir. Bir çeşitözerklik.

Bunun içindir ki Talip Apaydın’ın anlattığı gibi Enstitü öğrencileri bazı çevreler tarafından “Hasan Âli Yücel’in piçleri” olarak yadırganıyor, horlanıyorlardı.

Ancak bu kısmi özerklik sonsuna kadar devam edemezdi. Her şey Şef’in iradesine bağlıydı. Yücel ve Tonguç, ardından Enstitü müdürleri görevlerinden alınırken CHP’li bakanların, mebusların ve örgütün bunlara sahip çıkamamaları da parti içinde bile bir demokrasinin yokluğundan kaynaklanmıştır.

Köylülerin Enstitülere ve enstitü mezunu öğretmenlere sahip çıkacak bir iradeyi gösterememiş olmalarının temelinde de bu siyasi sistem yatmaktadır. Köylüle renstitülere ve öğretmenlerine sahip çıkmak için yürüyüş, miting yapamazlar,bunun için hükümete temsilciler gönderemezlerdi. Verecekleri dilekçelerin bir faydası olmazdı. Enstitü mezunlarının arkasına polislerin takıldığı, herbirinin askerde çavuş çıkarıldıkları bir dönemdi. Öğretmenler bile kendi haklarına sahip çıkacak bir örgütlülükten yoksundular.

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı sonunda iktidar değişikliği büyük bir beklenti halini almıştı. Bununmilletin yararına olacağı düşünülüyordu. Böyle bir dönemde enstitüler tek parti dönemi uygulamalarının kurbanı olmuşlardır.

Cumhurbaşkanı İnönü, parti içi dengeleri gözetme adına, 1945’te başta Yücel olmak üzereEnstitülere ruh veren yöneticileri değiştirdi. Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerika tarafına kaydığı için İnönü “komünist yuvaları” damgası vurulmuş böyle bir ağırlıktan da kurtulmaya ihtiyaç duydu.

Siyasi tarih gösteriyor ki, insanlar belirli koşullar altında taşıdıkları görüşü terk ederek gelecek vaat eden yeni bir platforma yerleşirler. İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulan yeni dünya düzeninde CHP yönetimi böyle bir tutum göstermiş ve buna ayak uyduramayacak olan Yücel’i, Tonguç’u, M. Rauf İnan’ı bünyesinin dışına attı.Bu üç önemli isim ve daha başkaları, sonuna kadar kendi eserlerini savundular.Hasan Ali Yücel’in saygınlığı, yalnız bir dönem Enstitüleri yarattığından değil, bu eğitim projesine ve Türk devrimine sonuna kadar sahip çıkmışolmasındandır.

Hasan Ali Yücel’in mirası, bugün halkçı eğitim mücadelesi verenlerin davaları içinde yer almış bulunuyor. Kökleri 150 yıl öncelere kadar giden bu ulusal eğitim mirasın bugünkü hedefleri bağımsızlıkçı,aydınlanmacı, halkçı bir eğitimdir.

Uzunca birsüredir siyasi iktidarların buna aykırı planları, uygulamaları ne kadar sürebilir bilinmez. Fakat aklın yolu birdir ve o akıl, eğitimde izlenmesi gereken yolu, yöntemlerini daha da zenginleştirerek mutlaka yeniden keşfedecektir. Çünkü halkın buna ihtiyacı vardır.

(23.2.2012)

yorum
*Gerekli | Diğer Kullanıcılar Görecektir. *Gerekli | Diğer Kullanıcılar Görmeyecektir.
2 + 1 =  *Gerekli | İşlem Sonucunu Kutuya Yazınız.