Gölbaşı :
z     z
17 Ekim 2017, 01:07
pPaylaş : Google PlusGoogle Plus    FacebookFaceBook    TwitterTwitter  
  s   Bayram Türkmez

GERİCİLİKLE MÜCADELE GERÇEKLERE DAYANILARAK YAPILABİLİR

GERİCİLİKLE MÜCADELE GERÇEKLERE DAYANILARAK YAPILABİLİR

 

Biraz da ezber bozalım-4

 

GERİCİLİKLE MÜCADELE GERÇEKLERE DAYANILARAK YAPILABİLİR

 

Zeki Sarıhan

 

 “Dünya yalan üzerine kurulmuştur” derken yerkürenin altına sabit bir kitle bulunduğunu, dünyanın da bunun üzerinde durduğunu söylüyor değilim. Gerçi binyıllar boyunca insanlar,  yerkürenin hem kendi çevresinde, hem da uydusu olduğu güneşin çevresinde fır fır döndüğünü bilmedikleri için dünyanın bir kaplumbağanın veya öküzün boynuzları üzerinde sabit durduğuna inandılar.

 

Benim demek istediğim, bütün bir toplumsal yaşamın yalanlar üzerine kurulduğudur. Öyle ki Doğudan Batıya, Güneyden Kuzeye büyük bir yalan deryasında kulaç atıp duruyoruz. Gerçi bilimler, birkaç yüzyıl önce hayal edilemeyecek kadar gelişmiştir, özellikle teknoloji herkesi sarıp sarmalamıştır ama yalanların toplumsal hayattaki yerini alamamıştır.

 

Evren nasıl oluştu? Canlı türleri nasıl ortaya çıktı? İnsan denen cins hangi gelişmeler sonucu meydana geldi? Yalnız bu konuda bile insanlığın çoğuna bilimsel gerçekler değil, efsaneler yol gösteriyor. Bu öyle sıradan bir cehalet değildir. Bilimlere ve bilim insanlarına ulaşması ve onlara dayanması gereken eğitim bakanlığı bile bilimsel gerçekleri öğretecek yerde hurafelere yaslanmayı tercih ediyor.

 

Yalanların kaynaklarından biri dar kafalılık ise diğeri sınıf çıkarlarıdır. Milletlerin yönetimini ele geçirmiş sömürücü sınıflar, kendi düzenlerinin en mükemmel düzen olduğunu, aksini söyleyenlerin bozguncu ve cezalandırılması gereken kişiler olduğunu ileri sürerler. İşin garip tarafı, ezilen sınıflara mensup birçok kişiyi de bu yalanlarına inandırırlar. Örneğin Türk burjuvazisi uzun yıllar, Türkiye’de sınıfların olmadığını ileri sürdü.  Çünkü sınıfların varlığını kabul ederse,  sınıf bilincini ve sınıf mücadelesini de kabul etmek zorundaydı. Burjuvazinin dışındaki sınıflar da örgütlenecek, üretimden paylarını isteyecek, böylece burjuvazinin hızla zenginleşme isteği suya düşecek, toplumsal refahın paylaşılması imkânı doğacaktı. Burjuvazi, kendisinin bir sınıf olduğunu bal gibi biliyordu. Emekçi kitlelerin de sınıf bilincinden değilse de sınıf duygusundan yoksun olduğu söylenemez. Fakat gerek fiili olarak gerek yasalarla her türlü sınıf örgütlenmeleri ve mücadele etmeleri yasaklandığı için kendilerini yönetenlerle yıldızları uyuşmadı.

 

Kendisi bir memur, şehir küçük burjuvazisinin bir üyesi olduğu halde aldığı eğitim sonucu kendisini burjuvazinin yerine koyan, onun gibi düşünen, burjuvazinin eleştirisine canhıraş bir şekilde göğsünü ve kalemini siper edenlerden geçilmiyor! Bunlar gerçeklere gözlerini kapatmışlar, kendi zihinlerinde geçmişe ait bir cennet yaratmışlardır.

 

İktidardaki sınıfların ister köle sahipleri, feodaller, ister burjuvalar olsun, bu konudaki tutumları aynıdır. Haklı olduklarını kanıtlamak için bazı tarihsel şahsiyetleri koçbaşı gibi ileri sürüp onun arkasında saf tutmanın yeterli olacağını sanırlar.

 

Gerçeğin araştırılması gibi dertleri olmayanlar, siyasi tarihin bir parça irdelenmesi, bazı gerçeklerin ortaya serilmesi karşısında son derece rahatsız oluyorlar. Ezberci eğitimden kurtulmak onlar için sanki bazı dinî metinleri ezberlemekten kurtulmadan ibarettir. Kendileri, onların yerine başka ezberler koymuşlardır.

 

BUNLARI YAZMAM NEDEN İCAP ETTİ?

 

Bazı okurlara soyut gibi gelen bu cümleleri neden yazdım? Bundan önceki yazımın başlığı “Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da mı Başladı?” idi. Yazım üzerine beklediğim gibi bazı sert ve suçlayıcı tepkiler aldım. Bu yazdıklarımla AKP’nin eline koz veriyormuşum. Durup dururken bunları yazmak nerden de aklıma gelmişti?

 

Birincisi, AKP’lilerin Kurtuluş Savaşı’nın 19 Mayıs 1919’da değil de Mondros Mütarekesinin ertesi günü başladığı yolunda bir tezi mi var? Eğer varsa bu doğru bir tezdir ve bunu inkâr edenler gerçeğin dışına düşerler. Fakat iktidar çevresindeki bazı tarihçilerin Padişah Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya Kurtuluş Savaşını başlatsın diye gönderdiğini ileri sürdüklerini biliyoruz.

 

İkincisi, benim savunduğum bu görüşler yeni değil, AKP’nin kuruluğundan çok önceleri yazılmıştır.  33 yıl önce Yıllarboyu Tarih dergisinin 1 Ekim 1984 tarihli sayısında “Mütarekenin İlk Altı Ayında İstanbul Basınında Mustafa Kemal” başlıklı yazım yayımlandı. Başka tarih kitaplarında da Kurtuluş Savaşı’nın nerde, nasıl başladığı ile ilgili bilgiler vardır. Bir araştırmacı tek bir kaynağa dayanarak tarih yazamaz. Benim yazım bir Mustafa Kemal eleştirisi de değil, bir tarih saptamasıdır. Altı ay İstanbul’da kalmasının ve Vahdettin’in fahri yaveri unvanı taşımasının onun savaşa önderlik etmesinde bir şans da yarattığını eklemiştim. Erzurum Kongresini toplayan Vilayatı Şarkiyye Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşunda ve Ege’de Kurtuluş Savaşının başlamasında da Mustafa Kemal işin içinde yoktu, ne yapalım? Her yerde olmak zorunda mıydı? Sayın Alev Coşkun’un konu ile ilgili “Altı Ay” kitabı üzerine ona yazdığım 2009 tarihi mektubu da yayımlayacağım.

 

Ama diyelim ki, bir tarihçi veya hangi bir vatandaş,  Mustafa Kemal Paşa’yı bir tutumundan ötürü eleştirmek istedi. Bu, çok korkunç bir şey midir? Değilse bizim özgür aklımız ne işe yarayacaktır? Hani Mustafa Kemal, miras olarak akıl ve bilimi bırakmıştı? Bari bunu anlasak…

 

Gericilikle en etkili mücadele gerçeklere dayanılarak yapılabilir. (16 Ekim 2017)

 

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

 

yorum
*Gerekli | Diğer Kullanıcılar Görecektir. *Gerekli | Diğer Kullanıcılar Görmeyecektir.
4 + 5 =  *Gerekli | İşlem Sonucunu Kutuya Yazınız.